Arabuluculukta Dil Bariyeri: Kelimelerin Öteye Geçemediği Yerler

Anasayfa 5 Blog 5 Arabuluculukta Dil Bariyeri: Kelimelerin Öteye Geçemediği Yerler
ADR Istanbul

ADR Istanbul

ADRIstanbul kurum, kuruluşlar, yatırımcılar, işverenler, devletler arasındaki özel hukuk uyuşmazlıklarında kalıcı, sürdürülebilir, katma değeri yüksek anlaşmalara hızla ulaşılması için servis veren bir platformdur.

21 Nis 2026

language barrier in mediation

Nelson Mandela, yabancı bir dilde konuşulduğunda bir insanın kafasına seslenilebileceğini, ama kendi dilinde konuşulduğunda kalbine gidildiğini söylemişti. Arabuluculukta bu ayrımın ağırlığı katmerlidir. Çünkü burada yalnızca bilgi aktarımı değil, güvenden köken alan bir açılma süreci yönetilir. Dil devreye girdiğinde ya köprüye ya da bir engele dönüşür.

Uluslararası arabuluculukta dil bariyeri teknik bir sorun olarak ele alınır: bir tercüman tutulur, sorun çözülmüş sayılır. Oysa araştırmalar bu varsayımın ne kadar yanıltıcı olduğunu tutarlı biçimde ortaya koyuyor. Dil sadece kelimelerden ibaret değil. Ton, tereddüt, yükselen bir ses, bir duraksamanın süresi, bir cevap vermeden önce alınan nefes; bunların hepsi anlam taşır. Ve bunların çoğu tercümanın elinden kayar.

Tercüman Ne Yapar Ne Yapamaz?

Arabuluculukta tercümanın rolü teoride nettir: bir dilden diğerine doğru ve tarafsız aktarım. Uygulamada ise bu tanımın sınırlarını zorladığı pek çok an vardır.

Birincisi, anlam her zaman doğrudan karşılık bulmaz. “Face” in Doğu Asya kültürlerindeki yükü, “honor” kavramının Orta Doğu bağlamındaki ağırlığı ya da Türkçe’deki “hakkımı helal etmiyorum” cümlesinin taşıdığı özgün tehdit ve ahlaki boyut, bir başka dile ikinci anlamlarını yitirmeden nadiren taşınabilir. İyi bir tercüman bu boşluğu not düşer, bazen açıklar. Ama bu açıklama sürecin ritmini bozar, konuşanların doğrudan bağlanmasını engeller.

İkincisi, tercüman söz aldıkça kaçınılmaz olarak yorumcu haline gelir. Hangi kısımların vurgulanacağına, neyin özetleneceğine, bir cümlede seçilen kelimenin hangisi olacağına dair anlık kararlar, tercümanın kültürel arka planının, kişisel tercihlerinin ve hatta o anki dikkat düzeyinin izini taşır. Buna arabuluculuk literatüründe “interpretation drift” yani yorum kayması denir. Ne kadar az fark edilirse o kadar tehlikelidir.

Üçüncüsü ve belki en dikkat çekici olanı: tercümanın taraflardan birine duygusal yakınlığı olduğu durumlarda tarafsızlık fiilen zedelenebilir. Bu, kötü niyetli davranışla açıklanamaz. Kültürel empati çoğu zaman farkında olmadan sürücü koltuğuna geçecektir. Özellikle community interpreter, yani topluluk tercümanı olarak alınmış, aynı etnik ya da kültür grubundan birinin tercüme ettiği uyuşmazlıklarda bu risk anlamlı biçimde yükselir.

Kültürel Arabulucu: Farklı Bir Rol, Farklı Bir Sorumluluk

Kültürel arabulucu ile tercüman arasındaki fark, arabuluculuk literatüründe hala yeterince netleştirilmiş değil. Ama bu iki rol, farklı yetkinliklere ve farklı konumlanmalara ihtiyaç duyar.

Tercüman içeriği aktarır. Kültürel arabulucu ise içeriği bağlamına oturtmakla görevlidir. Bir tarafın neden doğrudan göz temasından kaçındığını, neden özürden önce durakladığını, neden bir teklifi açıkça reddetmek yerine dolaylı bir dil kullandığını; bunlar kültürel bilgi gerektirir ve çoğu zaman sürece doğrudan müdahale anlamı taşır.

Bu yüzden kültürel arabulucu, tarafların yanında değil arabulucunun yanında konumlanır. Görevi içeriği tercüme etmek değil, arabulucunun göremeyebileceği kültürel sinyalleri görünür kılmaktır. Bu rolü üstlenen kişi hem kültürel yetkinliğe hem de arabuluculuk sürecine hakim olmak zorundadır; sadece iki dili iyi bilmek yetmez.

Dil ve Güç: Masadaki Görünmez Asimetri

Arabuluculukta dil bariyeri yalnızca anlaşmazlık üretmez. Aynı zamanda güç dengesini bozar.

Sürecin dilini bilen taraf, farkında olmadan avantajlı bir konuma geçer. Doğal temposunda düşünebilir; bir cümleyi kurmadan önce kelimesini seçer, tonunu ayarlar, ne kadar ileri gideceğine karar verir. Sessizliği bile stratejik biçimde kullanabilir. Dili sınırlı olan taraf ise tüm bu anlık kararları tercümanın süzgecine bırakmak zorundadır. Beden dili ve ses tonu doğrudan karşı tarafa iletilmez, bir ifadenin tam ağırlığını taşıyacak kelime çoğu zaman elinizin altında değildir; üstelik tercümanın bitirmesini beklerken düşünce dağılır, an kaybolur. Bu dengesizlik, müzakere masasında görünmez ama sürekli işleyen bir gücü temsil eder; tarafları birbirine yaklaştırmak yerine, zaten var olan mesafeyi derinleştirir.

Laster ve Taylor’ın ADR ve dil bariyerleri üzerine yürüttüğü çalışmalar, farklı dil düzeylerine sahip taraflar arasındaki arabuluculuk süreçlerinde anlaşmaya ulaşılma oranının belirgin biçimde düştüğünü ortaya koyuyor. Daha önemlisi, bu farkın yalnızca anlaşma sayısında değil, anlaşmaya ulaşıldığında tarafların süreci nasıl deneyimlediğinde de belirgin olduğu görülüyor: dil dezavantajından gelen taraf süreci daha az adil, anlaşmaya kendi iradesinin daha az yansımış hissediyor.

Türkiye’ye Özgü Dinamikler

Türkiye, bu tartışmanın özellikle somut bir şekilde karşılık düştüğü bir coğrafyada bulunuyor. Yaklaşık dört milyon Suriyeli ve birkaç yüz bin kayıtlı mültecinin yaşadığı bir ülkede, dil bariyerinin arabuluculuğa yansımaları somut ve acildir. Kira uyuşmazlıkları, iş ilişkileri, komşuluk anlaşmazlıkları; bunların önemli bir kısmında taraflardan biri Türkçeyi ya hiç bilmez ya da oldukça sınırlı düzeyde bilir. Bu davalarda ne profesyonel tercüman kullanıldığı ne de kültürel arabulucu anlayışının arabuluculuk pratiğine sistematik biçimde girdiği söylenebilir.

Ticari alanda ise Türkiye’nin büyüyen uluslararası ticaret hacmi, dil sorununu farklı bir katmanda gündeme getiriyor. Uluslararası uyuşmazlıklarda dil seçimi ve tercüman yönetimi hala standart bir prosedür dahilinde ele alınmıyor. Her arabulucunun bu konuda bireysel bir pratik geliştirdiği, kurumsal bir rehberlik bulunmadığı görülüyor.

Türkiye’nin Orta Doğu, Orta Asya ve Avrupa arasında köprü işlevi gören konumu, Türkçe, Arapça, Farsça, İbranice ve Rusça konuşan taraflar arasındaki uyuşmazlıklara ev sahipliği anlamına geliyor. Bu tabloda diller arası iletişim bir uzmanlık gerektiriyor; bu uzmanlığın arabuluculuk eğitimiyle bütünleşmesi ise henüz gündemde bile değil.

Pratikte Ne Değişir?

Dil bariyerini yalnızca tercüman meselesine indirgemeden yönetmek mümkün. Bunun için birkaç pratik adım belirleyicidir.

Süreç öncesi hazırlık: Taraflarla ilk temas kurulduğunda dil tercihleri sorulmalı, tercüman kullanılacaksa bu kişinin arabuluculuk süreci hakkında bilgilendirilmesi ve gizlilik sözleşmesi imzalaması sağlanmalı. Profesyonel tercümanın topluluk tercümanından farkı açık biçimde belirlenmeli.

Arabulucunun rolü: Tercümanla oturumdan önce kısa bir brifing yapılması, hangi konuların özellikle hassas olduğunu, hangi ifadelerin dikkatle tercüme edilmesi gerektiğini paylaşmayı içeriyor. Bu, tercümana sadece bilgi vermez; onu sürecin bir parçası olarak konumlandırır.

Kültürel farkındalığın sürece dahil edilmesi: Taraflardan birinin kültürel arka planının karar alma sürecini, uzlaşmayı ya da özür ifadesini nasıl şekillendirebildiğini bilmek, arabulucunun o ana uygun bir tutum almasını sağlar. Bu bilgi için mutlaka bir kültürel arabulucuya ihtiyaç yok; temel bir kültürel hazırlığın parçası olabilir.

Yazılı belgeler ve onay: Uzlaşma belgesi hazırlandığında, her tarafın kendi dilinde anlayıp anlamadığının teyit edilmesi esastır. Bu yalnızca hukuki geçerlilik için değil; tarafın kendini sürece ortak hissetmesi için de kritiktir.

Bir Adım Geri: Dil, Kimliğin Bir Parçasıdır

Dil bariyeri, teknik olarak çözülebilir bir sorundan daha derindir. Bir insan, yabancı bir dilde anlaşmazlık yaşarken kimliğinin bir parçasını masanın dışında bırakır. Kendi dilinde anlatılamayan bir ihanet hissi, kendi dilinde söylenememiş bir özür, tam anlamını kazanamaz.

Sürece bu duyarlılıkla yaklaşan arabulucu, teknik bir problemi çözmekle kalmaz; insanın görülmesini daha az engellemiş olur. Weil’in “gerçek dikkat” dediği şeyin kültürler arası bir boyutu da var: karşındakinin dilinin taşıdığı dünyayı görebilmek.

Bu boyut hem arabuluculuk eğitimlerinde hem de kurumsal arabuluculuk yapılarına dair politika üretimine dahil olmayı bekliyor.

Kaynaklar

Laster, K. & Taylor, V. (1994). Interpreters and the Legal System. Federation Press.

Jacobs, L. & Magnuson, K. (2018). Language Access in Mediation: Ensuring Equal Participation. Conflict Resolution Quarterly, 35(3).

Dunnigan, T. & Olney, D.P. (1997). Hmong Cultural and Community Interpreters in Mediation Contexts. Mediation Quarterly, 14(4).

Hale, S. & Napier, J. (2013). Research Methods in Interpreting: A Practical Resource. Bloomsbury Publishing.

International Mediation Institute (IMI). Cross-Cultural Competency Standards for Mediators. imimediation.org.

UNHCR Türkiye. (2024). Türkiye’deki Mülteci ve Sığınmacı Verileri. unhcr.org/tr.

Moore, C. (2014). The Mediation Process: Practical Strategies for Resolving Conflict. 4. baskı. Jossey-Bass.

Winslade, J. & Monk, G. (2008). Practicing Narrative Mediation: Loosening the Grip of Conflict. Jossey-Bass.

Menkel-Meadow, C. (2011). Mediating Multiculturally: Culture and the Ethical Mediator. Dispute Resolution Magazine.

ADR Istanbul

ADR Istanbul

ADRIstanbul kurum, kuruluşlar, yatırımcılar, işverenler, devletler arasındaki özel hukuk uyuşmazlıklarında kalıcı, sürdürülebilir, katma değeri yüksek anlaşmalara hızla ulaşılması için servis veren bir platformdur.

21 Nis 2026

Diğer Yazılarımız

Uluslararası Arabuluculuk Eğitimi İstanbul’da Gerçekleştirildi

Uluslararası Arabuluculuk Eğitimi İstanbul’da Gerçekleştirildi

Central Asian ADR ve İstanbul Tahkim Merkezi (ISTAC) iş birliğiyle düzenlenen “Türkiye’de Arabuluculuk Sistemi ve Uygulaması” başlıklı uluslararası eğitim programı, 13–15 Nisan 2026 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirildi. ISTAC Uluslararası Arabuluculuk Komisyonu...

Okullarda Şiddet: Münferit Değil, Birikimli Bir Sorun

Okullarda Şiddet: Münferit Değil, Birikimli Bir Sorun

Kahramanmaraş'ta yaşanan katliam, yalnızca bir güvenlik açığını değil, yıllardır biriken ve adını koyamadığımız bir toplumsal kırılmayı görünür kıldı. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde 16 kişinin yaralandığı okul saldırısının ardından, bir gün sonra Kahramanmaraş’ta 14...

Acının Gölgesinde Arabuluculuk: Tanıklık Etmek, Taşımak Değil

Acının Gölgesinde Arabuluculuk: Tanıklık Etmek, Taşımak Değil

Simone Weil 1942'de şöyle yazdı: "Mutsuz olanların bu dünyada ihtiyaç duyduğu tek şey, kendilerine dikkatlerini verebilecek insanlardır. Bir ıstırap çekene gerçekten dikkat verebilmek son derece nadir ve güç bir şeydir; neredeyse bir mucizedir. Buna sahip olduğunu...

Bizi sosyal medyada da takip edin.