Denizin Ortasında İnsan Olmak

Anasayfa 5 Blog 5  Denizin Ortasında İnsan Olmak
Aşiyan Süleymanoğlu

Aşiyan Süleymanoğlu

Arabulucu, Hukukun Üstünlüğü Danışmanı, Proje Uzmanı, Birleşmiş Milletler Fonları ve Programları Ombudsman Ofisi Küresel Arabulucular Paneli Üyesi

2 Ağu 2025

“Bu macera kim ne istiyorsa ona onu verdi…

Ben rekabetçiyim. Bir arkadaşımla bir yerden bir yere yetişeceğiz diyelim, ondan önce gitmeye çalışırım. O kadar hep önde olmak istiyorum.

Sınırlar yokken ne kadar sınırsız olduğumu gördüm. Bu bana kendimi çok iyi hissettirdi.

Durmayı bilmeyen bir insandım, hep durmaksızın koşan. Bir an fark ediyorsunuz, doğa her şeyin üstünde, onu kontrol edemezsin.

Konfor alanı dışına çıkmak ve hep birlikte daha önce hiç bilmediğin küçük bir alana girmek. Burada bilinmeyene karşı birlikte, takım olarak mücadele etmek, güvenmeyi öğrenmek.

Beni kesinlikle daha mutlu bir insan yaptı, gün hayatı gözlemleme şansımız olmuyor. Hayat çok hızlı akıp gidiyor. Benim beklemeye hiç tahammülüm yoktu. Çünkü hayat çok hızlandı, mecbursun. Burada öğreniyorsun, sabretmen lazım.

Ben sürekli denizle iç içeyim. En genç benim ama en rahat olanda. O dakika olan olmuş, gerilmenin lüzumu yok, kriz anlarında ben şimdi bakıyorum. Evet, ne yapıyoruz?

Kaptan bizi birinciliğe götürdü, iyi bir iş bölümü, planlama vardı, emir komuta zinciri iyi işledi ama önemli olan hedefin kalpten gelmesi, zor anlarda birbirine sarılmak, düzlüğe çıktığında birlikte şarkılar söylemek.

İlk önce hayal edeceksin… Doğa, Ege, Deniz, Güneş… bu isimler bir araya geldiyse evren bize bir şey söylüyor… Biz bu yarışa girmek zorundayız…

Hayatta her şeyin ilacı, tuzlu su. Ter, gözyaşı, deniz.”

Bu sözler yakın zamanda izlediğim “Aşşa” belgeseli gösterimi sonrası filmin kahramanları ile yapılan söyleşiden.

Belgesel, Türkiye’nin en uzun yelken yarışı olan 555 deniz mili macerasını konu alıyor.

84 saat süren bu zorlu yolculukta; birbirinden farklı yaş, deneyim, eğitim, kültür, cinsiyet, iletişim diline sahip – bir arabulucu gözüyle bakıldığında ise çatışma ile başa çıkarken kullandıkları stilleri farklı – Orange Sailing takımı, denizin ve rüzgârın sert koşullarıyla mücadele ederken bu farklar tek tek ortadan kalkıyor.

Biz de seyirci olarak bitiş çizgisine değil, ama uzlaşmaya varıyoruz.

Günün sonunda herkes aynı ipi tutuyor:

İp koparsa hepsi düşecek, birlikte sıkı sıkıya sarılırlarsa yükselecekler…

Portakal Takımı ve Arabuluculuk Merceği

Belgesel bir yarışmayı konu alsa da filmin ana teması rekabet ve rakipler değil, “güven.”

20 sene önce kendime kariyer olarak seçtiğim arabuluculuğun da temelinde bu yatıyor.

Sürece, arabulucuya, tarafların, vekillerin kendisine ve arabulucuya, güveni yoksa tüm iyi parçaları masaya da getirsen anlamlı bir bütün oluşmuyor.

Belirsizliğin, bilinmeyenin arttığı, liderlerden, uzmanlara, uluslararası kuruluşlara, sivil topluma, yargıya, yasa koyuculara güvenin ise sürekli olarak azaldığını duyduğumuz günümüzde insan daha önceden tanışmadığı birine güvenir mi?

Toplumların güven duygusu azalıyor mu, yoksa form mu değiştiriyor?

Kime karşı ve neden güven duygusu azalıyor — kendine duyduğun mu, başkalarına karşı duyduğun mu, hepsi birlikte mi?

Belgeselde izlediğim takımın adının Portakal olması ve arabuluculuğun ne olduğunu anlatırken kullandığımız en klasik örneğin portakal üzerine olması tesadüf değil.

Bu bana yarışmalara daha yakından bakmam ve farklı bir lense geçmem gerektiğini hissettirdi.

CDRC Vienna: Gözlemciden Uzman Değerlendiriciye

  1. yılını kutlayan uluslararası CDRC Vienna – The IBA-VIAC Arabuluculuk & Müzakere Yarışması’nda sadece seyirci veya gözlemci değil, aynı zamanda uzman değerlendiricilerden biriydim ve tüm yarışma süresince gözlüklerimi taktım.

Yarışma sırasında ve sonrasında organizasyon, öğrenciler, takım koçları, uzman değerlendiriciler tarafından birçok farklı sosyal platformda paylaşımlar yapıldı.

Benim için çok yoğun bir haftaydı. Bir süre gözlerimi kapadım.

Günümüzde yaşadıklarınız ne kadar etkileyici ve sarsıcı olursa olsun, hızlı reaksiyon verilmesini bekleyen bir sistemin içindeyiz.

Ancak, insan zihni bu şekilde çalışmıyor.

Başkalarının size gösterdikleri ve onlardan duyduklarınız, sizin gördükleriniz ve duyduklarınız, bir de hiç görmedikleriniz ve daha önce duymadıklarınız var.

Bazen de görmek de, duymak da istemiyorsunuz, beyninizin içinde bir yerler kitli.

Öğrenme süreci, hafızanızı geri sarmaya – aynı kareleri tekrar tekrar seyrettiğinizde – başlıyor.

Sahneleri geri sararken ben de geçmişe döndüm.

Najda Alexander açılış konuşmasında sorduğu “Biz kimiz? Sanatçılarla ne ortak noktamız var?” sorusunu önüme koydum.

Sanatçı Heidemarie Pontoni-Ochsenhofer’in sunum sırasında canlı olarak yaptığı ve organizasyona armağan ettiği resmin renklerinde gezindim.

Bana göre, sanat doğrudan söylemediklerimizi başka türlü ifade etme formu.

Biz de arabulucu olarak yeniden çerçeveleme yaparak bu forma ulaşmaya çalışıyoruz.

Ben de kendi karşıma alarak bugünkü “ben”in, geçmişteki kariyerine yeni başlayan “bene” güven ve rekabet ilişkisi konusunda neler söyleyeceğimi düşündüm.

Çocukluğumdan beri ne zaman kafamda çok soru varsa, birisi ile problem yaşıyorsam ve iletişim kuramıyorsam ona mektup yazarım.

Bu sefer kendime yazdım.

Bir Mektup: Arabulucunun İç Sesiyle Yüzleşmesi

Olmayacak gibi görünmekte olanı, oldurmak için kodlandığını göster.

Yaşın ve deneyimin ne olursa olsun, bazılarının gözünde (üzülerek söylüyorum, çoğunlukla bir oda dolusu gri saçlı her şeyi bilen erkek) hep sert konuşmalar ve zor kararlar için fazla narin, çok şirin, çok detaycı ve düşünen olacaksın.

Burada konu ben değilim, bu sizin işiniz de değil, burada size yardım için bulunmaktayım. Eğer yardıma ihtiyacınız yoksa, size bol şanslar beyler deyip, sürecin patronu olduğunu yalnızca söyleme – iliklerine kadar hissettir.

Pulp Fiction’daki problem çözücü, Harvey Kietel gibi karizmatik ve poker yüzlü olmaya olmayabilirsin. Çünkü sen başka birisin, onların kafasındaki kalıplara uymak hiç zorunda değilsin.

Tahmin edilemezliğinle, 5 yaşındaki çocuk meraklılığınla, fil kadın ağırlığınla, derin sessizliğine, kendine has stilinle, dansöz kıvraklığınla, balerin edası ile sert dönüşlerle, figüran hafifliğinle, esnekliğine, bitmeyen enerjinle, her şeyden önce özgür zihninle… perde arkasında veya önünde…

En tepedeki vişneyi kapmak için yarışacaklarına, iş birliğine girerlerse masada herkese yetecek kadar tatlı üretebilecek kapasitede, zekânın gerçekliğine sahip, fikir zengini iş insanı olduğuna şahit olsunlar.

Kendine bir ömürlük yaşam koçları belirle.

Kalabalıklar içinde en iyisi olmaya değil, iyi insan olmaya odaklan. Hız limitlerini, sabır sınırlarını, zaman aşımını geçtiğinde karşına dikilecek, müdahale edecek iyi dostların olsun.

Ne yaşta ne deneyimde olursa ol, günün sonunda kim ne derse desin hep bildiğini okuyacak da olsan, üçüncü bir gözden görüş al. Şeytanın, kötülüğün limiti yoktur, ama iyi insanın sınırları vardır. Bunları da prensipleri belirler.

Öğütleri söyledikleri kulağına küpe olsun. Bu 6 yaşındaki yeğenin bile olabilir. Çocuklar, bilge diye geçinen isimlerden daha olgun ve objektiftir. Konuşması önceden hazırlanmış değildir, gerçekleri yüzüne pat diye söyler.

Sen de kendini gören, geçmişte yaptığı hataları düzeltmeye, hayallerini gerçekleştirmeye çalışanlarla değil; sen de kimsenin göremediği ışığı gören, bir gün kendisi gölgede kalacak bile olsa bu ışığı parlatmaya çalışan, hata yapsan da arkanda olacak, düştüğünde elini uzatacak olanlarla el sıkış ve bu elleri hiç bırakma.

İnsanlara bilmedikleri şeyleri söyle.

Görünür kişilere görünmeyenlerin sesini ver. Takım sayısı, sponsorların, konuşmacıların, sahada çalışan destekçilerin, öğrencilerin, organizatörlerin adı bilinir — bilinmese bile basit bir araştırma ile herkes ulaşabilir.

Oysaki güven, bilinmeyenle kurulan güvenli ilişki biçimidir.

Güven hayatında içinde kaybolmaz, şekil ve form değiştirir. Boğazına bir şey takıldığında suyu, acıktığında ağzına attığın lokmayı, sıcaktan bunaldığında buz gibi birayı getiren garsonlar tanınmaz; sunduklarının nereden, nasıl geldiği sorgulanmaz.

Tam sayıları bilinmez. Menüye bakılır, gündemdeki saatler kontrol edilir. Bina giriş-çıkış saatlerine bakılmaz, yiyecek içerikleri taze mi, bu benim midemi bozar mı diye düşünülmez.

Her gün girilen binada güvenlik görevlisinin isim etiketine bakılmaz, bozulan klimayı tamir edenin, teknik problemleri çözenin, etrafa döküp saçtığında yerleri temizleyenin gözleri ne renk bilmezsin.

Gözleri kan çanağına dönmüşse, binadan organizasyona katılan herkes güle oynaya çıkarken en son terk edenler mutsuz ve yorgunsa, henüz görünür olmasa da arka planda bir şeyler ters gidiyordur.

Bugün olmasa bile, yarın öbür gün bastığın zemin kayganlaşabilir, havasız odada buharlaşabilirsin, teknolojinin azizliği ile imtihan edilirsin.

Hiç kendine çok güvenme, onlar olmazsa sen aslında bir hiçsin.

İsimleri bildiklerin azınlık, onlarsa çoğunluk.

Kitli kapıların anahtarları, bilgisayarların şifreleri, cevabını aradığın soruların yanıtları sende değil, onlarda.

Gözün hizmet sağlayıcılarının üstünde olsun, onlarla sohbet et, iş bitimini bekleme, varlıkları için fırsat bulduğun her imkânda teşekkür et.

Kendini sürekli güncelle – en yeni versiyonunla sahneye çık.

Bugün popülersindir, genç ve yerinde duramayan, cesur ve güzel, yarın unutulursun.

Yeni jenerasyonun ürün adında anlam, markalarla sadakatli ilişki beklentisi yok. Aynı anda işini görebileceği her türlü araç ile situationship halinde.

Bir zamanlar şöyleydikle basit güncellemelerle durumu kurtaramazsın. Kaybedecek bir tek yüzün var, o da eskidiyse, bir üst versiyona da geçemiyorsan jübile zamanın gelmiştir.

Dünya sürekli dönerken, teknoloji hızla gelişirken, annelerimizin 40 yıllık yemek tarifleri ChatGPT süzgecinden geçip menüler yenilenirken, insanların karşına aynı espriler, hiçbir yere varamayacak tartışmalar ile çıkma ve gençlere duvar örme, farklı olana yer aç.

En azından hafızalarında “iyi” olarak kalırsın.

Başarı rehavetine kapılma, önce yenilgiyi hazmetme becerisi kazan.

Kime göre, neye göre olduğu değerlendirildiği belli olmayan hayat yarışında sadece başarıya odaklandığında, kendinin ne istediğinden uzaklaşırsın.

Bazı yarışların kazananı önceden belirlidir, bazı kararlar politiktir, tüm köşeler önceden kapılmış olabilir. Sen elinden geleni yapsan da takım arkadaşların attığın pasları görmez, kimisi sadece kendi gol atmak ister, başkası bu sevinci yaşasın istemez.

Kalabalık herkese asla aynı karede görünemez. Dar alanda kısa paslaşanlar sana alan açamaz.

Bir bakmışsın o kalabalıktan arkada kalan kimse yoktur. Kendini hangi fotoğraf karesinde görmek istiyorsun, kimlerle aynı sayfadasın, onu düşün.

Dev mücadelelerden sonra geldiğin yerde, skor yapmış da olsan, kendini kaybetmiş bulabilirsin.

Bunu fark ettiğin anda, yeni sayfa açmaktan çekinme. Zararın neresinden dönersen, senin için kârdır.

Asla pes etme, ama ara vermekten de mola almaktan da çekinme.

Hayat içinde sürekli rekabet halinde olacaksın, bu yarış hiç bitmeyecek.

Çevrendekiler sana geçmişten bugüne gelmiş en klişe, dondurulmuş bilgi olan “the show must go on” ile gelebilirler — pause düğmesine bas.

İnsan hata yapabilir, yaptığın planlar tutmayabilir, taktikler işlemeyebilir.

Risk analizleri, saatler süren hazırlıklar küçük sürprizlerle yerle bir olabilir.

Yaptığın seçimler iş–özel hayat dengesini bozabilir, seçmediğin hayatlar seni huzursuz edebilir.

Dışarıdan ne kadar sakin görünsen de, içeride fırtınalar kopabilir.

Bu sana özel değil. Hayatın kendi doğası bu.

Yarışın sesini kıs, iç sesini aç. Senin hızına senin karar verdiğin bir kulvarda yürümeye devam et.

Ve unutma, bazen sadece nefes almak bile bir başarıdır.

Suçuna ortak olacak partnerleri olağan şüphelilerden seç — en iyi onlarla eğlenirsin.

Kimyanın tuttuğu takımda koş, her yarış sonunda enerjini birlikte boşalt.

Müzakere ettiğinin hukukunu bilmeyebilir, takım arkadaşlarınla aynı dili konuşmayabilir, sponsorlarının istediği şekilde görünmeyebilir, cinsiyetin, geldiğin yer, yaşadıkların farklı olabilir, giydiğin takım formasıyla aynı ulustan bile olmayabilirsin.

Günün sonunda, başka birileriyle başka hikâyelerde ama aynı ifadelerde buluşuyorsanız, gözleriniz kesişiyorsa, ortalığın tozunu katsanız da hiç sorumluluk hissetmeden, rahatça kendinizi ifade edebiliyorsanız…

Eskilere bye, öbürlerine come as you are deyip, yenilerle yoluna huzur içinde devam edebilirsin.

Ve son olarak…

Hep şimdide ol ve her anın keyfini sür.

Aşiyan Süleymanoğlu

Aşiyan Süleymanoğlu

Aşiyan Süleymanoğlu

Arabulucu, Hukukun Üstünlüğü Danışmanı, Proje Uzmanı, Birleşmiş Milletler Fonları ve Programları Ombudsman Ofisi Küresel Arabulucular Paneli Üyesi

2 Ağu 2025

Diğer Yazılarımız

Acının Gölgesinde Arabuluculuk: Tanıklık Etmek, Taşımak Değil

Acının Gölgesinde Arabuluculuk: Tanıklık Etmek, Taşımak Değil

Simone Weil 1942'de şöyle yazdı: "Mutsuz olanların bu dünyada ihtiyaç duyduğu tek şey, kendilerine dikkatlerini verebilecek insanlardır. Bir ıstırap çekene gerçekten dikkat verebilmek son derece nadir ve güç bir şeydir; neredeyse bir mucizedir. Buna sahip olduğunu...

Bizi sosyal medyada da takip edin.